Pazartesi, Aralık 23, 2013

bEn sAnA VurGunUm

prangalandık mı şimdi ?
aldın mı yoksa eline ?
ya da sus, birler ikiler üçler geldi diye.

hadi şimdi vur vur ve vur
son duamı ediyorum kafir ruhuna
şarkılar söylüyorlar deliler
bitti şimdi hey leyli de hey !

Perşembe, Aralık 12, 2013

Hop

Sayın B.Ö.,

Düşündüm. Bunce zamanın tamamında düşünecek kadar kafamı kırmaya yetecek gücüm yoktu tabi, zaten umrumda bile değildi de, ama düşündüm.
Bu arada tabi gelenler oldu, gidenler oldu, oturanlar kalktı, kalkanlar düştü, düşenler süründü, sürünenler yeniden ayaklandı, vs... Kimisi sustu, kimisi susabilecek kadar bile yaşayamadı, bazısı ise çok susadı.
Velhasıl...

80'lerin sonu 90'ların başı gibiydi, tam da çocukluğumuza denk gelen dönemler yani, ki muhtemelen bu anlatacağım yine aynı şekilde cereyan eden bir hadisedir; ve fakat "ekmek poşete girdi" işte bir kere maalesef :) İstanbul'un herhangi bir semtinin herhangi bir ekmek fırınının önünde kuyrukta, ekmek çıkmasını bekliyordum. Yok hayır, o dönemde karneyle falan dağıtılmıyordu ekmek, biz onları hiç görmedik zaten. Lakin, öyle günde bilmem kaç kere de ekmek üretilmiyordu; fırınlar öyle haa deyince yanmıyordu ki zaten ekmeği pişirebilsin her dakika. Tabii böyle yulaflısı, kepeklisi, az yulaflı çok tahıllısı, büyüğü küçüğü, 300 gramı, çok tuzlusu hiç tuzsuzu falan binbir çeşidi de yoktu bu ekmeğin. Ekmek dediğin dışı sarı/beyaz renkte, yer yer turuncuya çalan, iki ucunun birleştiği yeri fazlaca yanmış; içi bembeyaz bir tahıl bombasıydı. Ve her yemeğin yanında illa ki de olsa yenirdi, istisnasız.
İşte tam da bu dönemlerde, kuyruklar uzadıkça uzardı fırının önünde. Beklenirdi sımsıcak ekmek alınsın diye. "Ekmek çıktı" duyurusu ya da çığırtısı yapıldıktan sonra da şu anda metrobüs denilen mahlukatın kapısı açıldığında nasıl bir izdihamla saldırıveriyorsa pek sevgili insanlarımız, işte o zamanlarda da ekmeğe hücum başlardı. Şansın yaver gittiyse ve sıranın ön kısımlarında isen, ekmeğe hücumun sonucunda amacına erişmekte geçen süre pek de uzun sürmezdi.
Ama önemli olan, yani en önemli olan an, ekmeğin ele geçirildiği ve fırından çıkıldığı an idi. Daha doğrusu, fırından eve kadar gidilen yolda geçirilen an'lar bütünü idi. Çünkü sıcak ekmek kokar. Çok güzel kokar. "Ye beni" der, ve ki evde seni bekleyenler vardır. Aslında seni değil de, ekmeği beklerler biraz da.. İşte o ekmek, hiçbir zaman eve bütün halde gidemedi, bunu hatırlıyorsun değil mi? O ekmeğin hep bir yerinden tırtıklandı. İster o bol yanmış sert kısmı olsun, ister doğrudan bir köşesinden olsun, illa ki bir yerinden hep tırtıklandı o ekmek.

Bunu neden anlatıyorum, biliyor musun? Çünkü artık ekmeği poşette satıyorlar. Sen evine gelmeden, daha fırının içinde dilimlere ayırıyorlar. Dilimlere ayrılan ekmek çabuk bayatlar aslında; ama şimdiki ekmekler bayatlamıyorlar da. Artık nasıl kokuyorlarsa o "bazı şeyler"i ekmeğin içine, hep aynı hep aynı...

Halbu ki hiçbir şey aynı değil artık...

Öncelikle bunu bil, istedim. Yani bilirsen daha iyi. Sonrasında ise, kaldığımız yerden devam edebiliriz...
Yani tabi bu sadece bir öneri.

Çarşamba, Nisan 09, 2008

tavır

Hiçbirimiz aslında olduğumuz kadar sivri değil
Tek derdimiz anlaşılabilmek
Ya da hiçbirimiz gözüktüğü kadar sakin de değil
Yıldırılmışlığımız olmamışlığımız
Olamamışlığımız
Olasılıksızlığa olan isyanımız ya da kabullenişimiz
Ölümden kaçış ya da ona doğru yol almamız
İçe çekmek ya da dışarı çıkarmak
Tıpkı kadın erkek gibi

Pazar, Ağustos 26, 2007

brel arıyordum, bunu buldum bir kenarda

sabahın beşi olmuş,
ramazanın on beşinde
gözümün önünde 88'den kalma bir dasayev fotoğrafı,
aklımda sen.
müzik dinlerdik senle, ve gülerdin
uzaktan, samimi bir hal alırdı gözlerin
ve hiç yaklaşmadım bedenine
saydam bir duvarın eşiğinde
erketeye yatmış bir sokak çocuğuydum ben
adımı hatırlıyor musun,
adını hatırlamıyorum artık ben.
kokun burnumda hala, pis salaş kanlı.
demiştim ya, bize ölüm bile yakışmaz,
iki boy büyük gelir diye; ama, sen...
sen haksız çıkartırcasına söylediklerimi
gömüldün beyaz kefenin içine,
toprağa kapandın sessiz,
yağmurlu bir istanbul gününde.
ben...
ben hala aynı yerdeyim,
beraber yattığımız yatağın soğuk tarafında
usul usul ağlamaya tutuluyorum,
yalnız gecelerimde,
artık adın her neyse...

09.11.2003

Salı, Aralık 05, 2006

konuşamadan

Ayakların yerden kesilmesi
Rüya gibi
Hiç aşağı bakmadan
Tüm dünyayı geziyorsun
Piramitlere çıkmışsın
Bir adımda nilin üstündesin
Aklına kendin geliyor
Gidiyorsun evine
Odanın penceresi açık
Yatak boş
Terliklerin ortada yok
Ayaklarına bakıyorsun oradalar
Ayna numarası geliyor aklına
Çekine çekine
Gidiyorsun
Aynada kendin
Düşün düş değil
Aklın kendine geliyor
Öyle bir havalanmışsın ki gerçek olmuş
Ardına bakmadan
Sonra bir yumruk suratının orta yerine
Gerçeklik ne ola
Yarattığın düş gerçek oluvermiş
Aklın kendinde değil
Duygular istiklal caddesi misali
Üstüne akıyor
Nerden gelip nereye gittiği belli olmadan
Kelimeler kullandırtmıyor artık kendini
Neyzen tevfiğin köpeği alet çalıyor muydu?
Gülemiyordu o kesin
Neyzen baba hep güler miydi acaba
Ağlayacakken bile
Ney ağlar mı ağlatır mı
Tek bir söz söylemeden...

Cuma, Ağustos 25, 2006

Korkutaraktan

Dimdik olmalısın

Gerektiğinde, tüm zorlu şartlarda

Ayakta durabilmeli

Heyecanlanmadan

Sakin

Uzun süre dimdik kalarak

Anın tadını çıkararak

Dümdüz olmalısın

Hiç bir yöne yatık değil

Hedefe yönelmiş

Dejenere değil

Sana dokunmak cesaret istemeli

Herkese koklatmamalısın kendini

Sadece seni hakedenlere

Ve semsert olmalısın

Kıvrılmadan

Soğuk sıcak demeden

Sahibini iyi temsil etmelisin

Hemencecik boşlamadan

Ey korkuluk sana söylüyorum

Sikime söylicek halim yok...

Pazar, Ağustos 20, 2006

ki öyle, veya nasıl istersen

gece bitecek, gun olacak; o kadar cok çayın tortusu sabahın ilk saatlerinde fevkalade uykusuzluk olarak geri dönecek....
aynada kendime baktım, aynadaki suretten nefret ettim, aynada kendime "geber" dedim, suret ağlaya yazdı, ben artık ağlayamıyorum ne güzel, imajlar ağlasın zaten bana ne..
imajlar birbirlerini düzsünler hatta, benim kafam rahat.. bi kenara çekildim hayatı izliyorum, ne kadar heyecanlı (?), offff sikerler... canım sıkılıyor işte, ama sebebi yok, zaten bugüne dek sebebi olan hiç bir şeyin peşinden koşmadım.. koşuyor muyum yani sıkıntının peşinden, ne münasebet, düpedüz kovalıyorum elimde bir adet kalaşnikofla.. artık kesmiyor standart çifteler, ben bir şarjör boşaltmak istiyorum aynadaki bana benzeyen adamın vücuduna...
sonra kan gelir zaten.. kan iyidir, candır.. gelsin... gelen'e hiç bir şekilde "neden" demedim zaten, gidenlere de sormayı unuttum sanırım bunu.. aman neyse, belki de tasviye vaktine yaklaşıyorum, belki o sözkonusu vakit geçti de, ben bunu farkedemedim zamanında, şimdi çıkıyor acısı... ehhhh sabahın dokuzunda neden şu salak aletin başındayım ki.. belki de, bu salak aletin içinden joan baez'in sesinin çıkıyor olması iyi bir cevaptır, bu soruya..
öyle mi?
bilmiyorum...
godfather izlemek istiyorum.. üçünü bir kerede.. dokuz buçuk saatlik bir odaklanma istiyorum.. sonrasında sokağa çıkmalıyım.. yürüyüşüm değişecektir, ve sigara tutuşum, buna eminim.. çabuk etkileniyorum hala filmlerden, bunun için nefret ediyorum sanırım film izlemekten..
sigaradan da nefret ediyorum.. hayatımı sikti.. gerçi hayatımı siken başka şeyler de vardı.. offf.. satıyorum şimdi çok kelepir bir fiyata sikilmiş bir hayatı.. siz yabancı değilsiniz, çok ucuza bırakırım.. ha, olmaz mı?
işin bok yanı, çemberin ne içindeyiz ne dışında.. hatta yalan bu hikaye.. gayet çemberin kendisi olmuşuz.. dönüyoruz öyle.. çember olmuşuz diyorum.. ibne gibi bir şey yani...
ne sikime gelmiştik ya biz bu gezegene...

20.08.06
şehir

Cuma, Ağustos 11, 2006

purkua pas?

Çarşamba, Temmuz 19, 2006

süt içelim, içirelim

Cumartesi, Temmuz 08, 2006

savaşa dair tamamen içsel

ışıklar rahatsız etmeye başladı
Gözümü alıyor
Söndürmek lazım
şimdi de yazılar okunmuyor
ufak bir esinti
uzanmak gerekiyor
ileride ufak bir ışık kalmış
tam gözüme giriyor
derken uyuya kalmışım
ışık da vazgeçmiş

Tecavüz ediyorlar spermlerini fışkırtarak
kan çıkartana kadar dövüyorlar;
Resmedilince de oha deniyor
sanki bir parçası olamazmış bütün olanların
ve sadece aydınlanan için üzülüyorlar
o zaman tüm ışıkları kapatalım
herkes mutlu olsun...
sıcacık yatağında...
ilahi bir adaletten başka şans kalmamış galiba...
en ileri toplumlar nedense
geri toplumların dogmalarını
onaylamak için varoluyorlar
yokediyorlar...
yeni bir şey inşa edemeden....

ses...ses...se... se...
sadece karanlıkta gözünü biraz daha aç
karanlığın da başkaları için ışık olabileceğini unutmadan
adımların sakin olsun
asıl varoluş bu durumda
tekrar bunları şu ana kadar düşünmediğin zamanlarda
Herhangi bir etkiye maruz kalmamış olman
avuntun olabilir
maruz kalmayacağın anlamına da gelmemektedir ayrıca....

---2004 kış

usa'nmadılar

Tarihin saygınlığına saldırıyorlar
Rüyalarını gerçekleştirmede sorun olunca
Eski destanları hem de çekinmeden değiştirerek
Kendi yüzlerini koyuyorlar
Yüzyıllara hükmetmiş destan kahramanlarının yerine
Bir taşla iki kuş, bingo
Gelmiş geçmiş tek destan olma yolunda büyük adım
İkinci adım en büyük düşmanları
Kitaba karşı beyaz perdeyle
Tanrıyla boy ölçüşürken
Tanrıdan yardım istemek
Dünya bitince sıra ona da gelecek
Tanrı kendisini onlardan korusun.

---2004

zizek

İshal olma durumu
Elin kolun bağlanmış
Gündelik fırsatlar kaçıyor
Ki hani umutluysan
Evde barınma zorunluluğu
Beş gün rapor veriyorlar üstelik
Rapora daha çok ihtiyaç duyulmuş zamanlar olmuştur
Ama rapor olmamıştır...
Firarlar...
Suçlu hissetme ama neye karşı
Galiba bir şeylerle uğraşıyormuş hissine karşı
Uğraş-ma elde et-me
Karış-ma azar işit-me
Sahip olma duygusuna karşı gelebilseydik zaten...
Neyimiz var ki demezdik en azından
Unutmamak lazım galiba
Yaşam geçiciyse
Geçicilik kalıcılığın karşıtıysa
Sen kalıcı olmak istiyorsan
Yaşam sana karşıt...

---2004 yazı, eskişehir, ishalken...

Cuma, Temmuz 07, 2006

slavoj

Ölüyordu... Yavaş yavaş... Farkındaydı bunun. Hareket edemeyecek, tek bir hamle yapamayacak hale gelmişti sonunda...
Birdenbire o, dünyaya ilk geldiği günler geldi aklına; nasıl da özen gösteriyorlardı etrafındaki insanlar ona. Her ne kadar, o zamanlar da hareketiz olsa da, şimdiki gibi değildi.
İlk yağmurunu düşündü sonra, ve ilk kışını... Nasıl da çok yağmıştı kar o sene. Her yer bembeyaz olmuştu; fakat, ebeveynleri korumuştu onu, kol kanat germişlerdi, o beyaz örtüye karşı...
Ah işte zaman böyle çabuk geçiyordu bu dünyada... Bir de şu yangın olmasaydı! Her şeyi mahveden şu iblis! Sövdü içinden insanlara, dikkatsiz ve aptal tüm insanlara...
Hayat ne kadar basit olabilirdi oysa ki, yeşil ve mavi tonların hakim olduğu ortaklıkta...
Annesi ve babası ne kadar kocaman gözüküyorlardı o zamanlarda, henüz o toy bir çocukken. O dönemlerde, arası en çok yaşlı adamlarla iyiydi. Aslında, o yaşlı adamların onunla bu kadar ilgilenmesi çok da hoşuna gitmiyordu; ama, ne yapabilirdi ki? Kendi kararlarını verebilecek konumda değildi, işte...
İşte, tam da o günlerde anlamıştı insanların yaşı arttıkça içlerindeki hüznün de çoğaldığını ve bu dünyada geriye kalacak herhangi bir şeyler bırakmak istediklerini..
Aslında, en haini çocuklardı! Bilinçsizce de olsa, en fazla zorbalık onların aklından geçiyordu; itip kakıyor, onlarca kötü niyetli uğraşı sergiliyorlardı.
Gerçi, zamanla "ne de olsa çocuk onlar" demeyi öğrenmişti; lakin, yine de hazmedemiyordu işte. Kendisi, bu kadar bilinçliyken ve bir o kadar da durağanken, çocukların sözkonusu haşarılıklerını anlayamıyordu.
Orta yaşta olanlarla hiç bir zaman herhangi bir sorun yaşamamıştı. Hepsi aptaldı çünkü, evet böyleydiler, ne yazık ki! Sadece, o süreci de yaşamak zorundaydılar hayatlarında ve bu oluyordu işte, bir şekilde. Hepsinin, günün birinde, nostalji yapacak yaşa geleceklerini çok iyi biliyordu.
Acıdı bir anda, o anki durumunu unutarak, geride kalanlara acıdı. Bu dünya onsuz da devam edecekti ve her ne hikmetse, hep acı dolu olacaktı. Yazık!

*****
Aynı dakikalarda TRT FM şu haberi giriyordu saat başı haber bülteninde:
"Balıkesir'in Ayvalık mevkiinde çıkan orman yangınında onlarca hektar orman arazisi, şiddetli rüzgarın da etkisiyle yanmaya devam ediyor. Özellikle, Şeytan Sofrası adıyla bilinen bölgeyi kapsayan yangın, itfaiye ekiplerinin havadan ve karadan sürdürdükleri çalışmalar sayesinde kontrol altına alınmaya çalışılıyor.
******
Bu anonsun duyulmasından bir kaç saat sonra, çınar ağacı hayata gözlerini yumuyordu; bu koca hayatı boyunca insanlar hakkında aklına yerleşen yüzlerce soru işaretine henüz bir cevap bulamamışken...
07.07.06
kabakça

Salı, Temmuz 04, 2006

UMMAGUMMA

Mustafa Kemal’e özeniyorum, gecenin bir körü; rakımı beyaz leblebiyle içiyorum. Sigara üstüne sigara canlandırıyorum, kanser denilen illete inat...
Dünyanın medeniyete göz kırptığı noktasında, müzik eşliğinde gecenin kasırgasını izliyorum. Elektrik gidip geliyor, yalnızlığımı takip ettiğini belirtircesine. Rüzgarın sesi.. yaprakların uğultusu... ve karanlık...
Zaman zaman gerekiyor bu şehirden uzaklaşmalar; bazı bazı dinliyorum böylece kendimi. Ne kadar yorulmuşum bu kadar az senede, nereye kadar devam edecek; umrumda bile değil açıkçası bu ikincisi, sürsün istiyorum sadece, devamlı; yoruldukça, hayatta olduğumu hissediyorum çünkü.
Soğuk rakıya buz koyulmayacağını unutmadım, unutmuyorum bunca yıldır; kimden öğrenmiştim tüm bu alkol muhabbeti kurallarını? Hiç şüphesiz ki Turgay ağabeyden... gençler, okullara uğradıkları kadar, gitmeliler kıraathanelere, meyhanelere. Kitaplarda yazmayan gerçekleri, hayatın içinde yaşamalılar, farkında olmasalar da o esnada ne öğrendiklerinin...
Doğanın, insanın fikirlerini çürütmesine seviniyorum, sevindim hayatım boyunca; Nil Nehri kıyılarında hasat zamanı, Çatalca’da fırtına...
Bir de, her şeysiz rakı olur da, beyaz peynirsiz olmaz; gecenin bir vakti alkol bana en çok kendini hatırlatıyor. Zaten, hatırlayacak pek de fazla bir şey kalmadı; elime yüzüme bulaştırdım hayatı. Yine de seviyorum bu beceriksizliğimi.
Ah şu arnavutların güzelim ciğeri yok mu! İşte bu olmazsa olmaz olmayan meze, masada bulunmadan rakı içmekten keyif alamıyorum. Peynirin hemen altında, balığın epey üstünde bir güzelliktir arnavut ciğeri, benim için.
Yalnızlığı seçtim, insanları sevebilmek için; alkole büründüm, hayatı unutmak için. Oysa ki, gerçekçi birisiyim. Ne komik! En çok, tutarsızım, sanırım. Ya da öyle bir şey. Denge problemim var, bunu hep söylüyorum zaten; vücudumun orantısızlığıyla alakalı olsa gerek. Belki...
O sarışın hatunla konuşmayalı ne kadar oldu, hakkaten? Çoook... Kötü. Halbu ki, bazılarını anlamıştı içimdeki tedbirsizliklerin, bir şeylere dokunmuştu ister istemez. Hiç, işte, şimdi. Ve, hep böyle. En kötüsü de ne biliyor musun, alışmak. Evet, alışmak. Kendini her tuhaflığa alıştırmak. İşte en kötüsü bu, hayata arkanı dönmek gibi bir şey bu, ona sırıtmak varken... Acı!
Beyaz leblebi güzel bir fikirmiş, takdir ettim ve arşive kaydettim. Ne kötü, yabancı dillerin en kullanılmaz kelimeleriyle türkçe yazmaya çalışıyorum. Hah! Dil’im bile bana uzak, ne saçmalık!
En güzel sigara, ikinci dublenin sonlarına doğru yakılandır; yine, yaşıyorum bunu, yine geçmişten bir hatıra.. Ve lakin, en çok bu bitmek bilmez hatıralara garezim var, kahretsin; biz geçmişi değerlendirmekten yorulduk, bugünü yaşayamaz oldu, en deli dolu arkadaşım! Kötü...
Bir de beni çocukların başına bekçi yapmışlar hayatı öğretmek maksadıyla, bir nevi öğretmen... C’est drôle ça!
Aslında çok iyi bir yalancıyım, mumu yatsıya kadar yanan cinsinden; yine de, işte, en büyük hatam söylediğim yalanları umursamamak, heralde. Velhasıl, elimde değil işte; hiç bir yüzü, hiç bir güzelliği unutmayan ben, iki şeyi kesinlikle hafızama katamadım: Birincisi insan isimleri, ikincisiyse söylediğim yalanlar...
Saniye itibariyle en gülünç olan da ne biliyor musun, bu yazdıklarımı ben bile üşeneceğim okumaya, ve belki sen, bu satıra dek gelmiş olacaksın herhangi bir sonuç umarak. UMMA! Hayatta hiç bir şey UMMA! Bırak gelsin... Konacak yer bulur, çırpına çırpına da olsa...
Yeter, sanırım, artık bu kadar saygısızlık rakı masasına; kalem ve kağıt köşelerine çekilsinler, ve ben sonsuz yalnızlığımla devam edeyim demlenmeye.
İyi bir gece diliyorum sana Trakya!

03.07.06
kabakça

Cumartesi, Haziran 24, 2006

23:13

- Hadi öldürsene, hadi! Ne duruyorsun!

Tüm nefreti gözlerinden okunuyordu adamın. Bakışları... bakışları kendine dönüktü sanki, gözleri ieriye yansıyordu. Yansıyan... göz... Kin akıyordu en ince damarlarında, kolunun ve bacağının üzerindeki; yahut, şakaklarında... her yerde.. hepsinde...
İleri doğru yarım adım attı, sağ ayağıyla; sağ kolunu yumruk yapıp havaya kaldırdı. Bağırdı. Devam etti monoloğuna:

- Hadi öldür, amına kodumun ibnesi! Hadi! Bıktım artık zaten! Bıktım! Senden, ondan, bundan, her şeyden! Siktiğimin hayatından! Hadi sapla şu bıçağı artık.

Yumruk yaptığı elinin işaret parmağıyla, kalbinin üzerine üç kez dokundu şiddetle.
Etraf. İnsanlar. Donmuşlardı. Hepsi. Neler olacağını tahmin edebilecek kadar bile sahip değillerdi, o an için, düşünme yetilerine. Hem, zaten her şey hızla ilerliyordu.
Bıçağı elinde tutan genç adam, çocuk... çocukadam... adamdan bozma çocuk... üç numara traşlı, yırtık pırtık elbiseli, kara kuru çocuk... Duruyordu olduğu yerde. Hiç bir şey onun elinde değildi. Bıçak hariç.
Bıçak... Bir metal parçası... Tırtıklı bir yanı, bir yanı düz. Sivri mi sivri... keskin mi keskin... Bıçak... Kana susamış...
Adam, gözlerini doğrudan karşısındakilerin içine dikmişti şimdi. ”Hadi”, dedi, öfkenin hüküm saldığı cümleyi bağırarak. Dişleri gözküyordu, birbirne kenetlenmiş dişler... kuduz köpek gibi.. salyasız... sade....
Çocuk şaşırmış, çocuk korkmuş, çocuk görünmeyen gözyaşlarına boğulmuştu. O an, tam da orada olmak zorunda mıydı? ”Sikeyim”, dedi kendi kendine. Yıllar evvel becermemiş olsaydı üvey babası onu vücudundaki en boktan deliğinden, şimdi bu sokakta olur muydu? Ne işiv ardı, gecenin bu saatinde!
”Amına koyim! Deli misin be adam!”, diyebildi yalnızca. Ne kızgın, ne şaşkın bir soruydu bu. Tam da olması gerektiği tonda.
Bıçak göründü bir kere daha. Hareket etti bıçak. Yükseldi bıçak havaya doğru, pis bir avcun ayasında...
Adam, kendi midesini deşmek istiyordu, adam kendi kafasını parçalamak istiyordu. Adam gördü bıçağı. Tereddüt etmedi. Tereddüt, hayatı düşünerek yaşayan insanların işiydi. Öne uzattı vücudunun üst kısmını, kalbine hizaladı bıçağı...
Bıçağın metali yavaş yavaş ete girdi. Metal görünmez, bıçak parlamaz oldu. Sapı... Sapını tutan bir avuç yoktu artık. Bıçak, yer çekimiyle dalga geriyordu. Bıçak, olasılıklara tutunmuştu. Bıçak, kann özlüyordu.
Ve üç saniye sonra. Yani tam olarak ”1 ve 2 ve 3” sainye sonra kann göründü. Ödüldü bu... Gecenin ödülü. Adamın ödülü. Kan gecikmezdi. Bıçağın ödülüydü o. Ve aktı kann. Yavaş, çok yavaş önce... ve hızlı sonra...
Çocuk, adamdan bozma çocuk, telaşa kapıldı. Telaşa kapılmakta haklıydı. O bıçak, o kan, o adam.. Çocuk... Koştu çocuk... Gece karanlık, gece orospulara gebe, gece tüm pisliklerin yuvası. Koştu gece. Bacaklarını savurdu çocuk. Soluklanmaya fırsat bulamadıkça gece, çocuk daha da hızlandı. Çok uzun süren bir ”an”dan sonra, yok oldu çocuk. Yok. Yok... Yok...
Adam... Yavaşça büküldü beli. Önce kim yere değecek diye yarışıyorlardı vücudunun uzuvları. Diz kapakları kazandı yarışı. Ayaklarının tabanları dalga geçti onlarla, her daim toprağa sürtünmenin verdiği hazla... İki büklüm.... Sonra avuç içleri, tüm vücut ardından... Sırt üstü yatıyordu adam.
Etraf... Koştu etraf... Konuştu etraf... Gece kann gördü, bayram etti etraf...
Adam gözleri sabit.
Ve kann sürdürüyordu trafiğini hiç durmadan, tek yönde....
Adamın gözlerindeki beyaz kırmızılaştı. Kan! Ela-kırmızı karışım sabitçe gökyüzüne bakıyordu. Sol eli kıvrılmış, parmakları bıçağa değiyordu. Bıçak! Sağ kolu boylu boyunca, vücuduna paralelce uzanıyordu. Avcu açık. Parmaklar!
Kan aktı... Bıçak kalakaldı... Adam... Adam, suratında bir gülümseme, gökyüzünün en aydınlık yıldızına takılmış bakışları... Ve gözleri ela-kırmızı....
Bu gece, sonunda, melekleri becerecekti. Hiç kuşkusu yoktu bundan....

10.05.06
İstanbul

kısırdöngü

Et le temps passe... Geldiğimde kapı açıktı, içeri girdim, kapıyı bulduğum gibi bıraktım bir sonraki ”ben” için. Uzun bir koridora açıldı gözlerim, ve tabiii kapılar bir de, kırmızı ve mavi. Nedenini bilmiyorum ama, koridor bu iki rengin egemenliğine emanet etmişti kendini. O güne kadar hiç bir emanete hıyanet etmemiştim, önemsiz bir ayrıntı yerine koydum yaşadığım durumu; halen emanetlerle aram iyi zaten. Neyse, koridorun sonundaki merdivenleri gördüğümde, üzerinde buludnuğum kırmızı halının varlığını farkettim. Kırmızıyı sevmiyordum o günlerde, koştum, kaçmak için, geri dönebileceğim kapıyı unutarak. Barok dönemden kalma basamakları pis ayakkabılarımla çiğnedim. Bir üst kata ulaştığımda çok büyük bir terasa açılan yerden tavana bir kapı gördüm. Aslında bakılırsa, terasın farkına varmamıştım henüz. Kendimi dışarı attım, dışarı atacağımın farkına varmadan. Ve gariptir, ya da rüya belki, her ne ise artık, kendimi giriş kapısında buluverdim. Yeniden başlamak mı? Bu bir şans ya da seçenek değildi. Bunu yapmalıydım. Denedim, sadece kapılar yok olmuştu; ve yine teras ve giriş, ve sonrası, ve hep aynı... seçenek yoktu. Seçmedim de zaten....

14.01.06
Saint-Etienne

yolda

Gittikleri yön denizi karşılarında tutuyordu, sonra her iki yanda, daha sonra sağda, etraflarında ve en sonunda karşılarında. Adam, arabadan isteksizce indi; aklı radyoda çalan şarkıda kalmıştı, unutamayacaktı yolculuğu boyunca bu şarkıyı, biliyordu.
Taksici, günlük benzin parasını çıakrttığı için bu müşteriye saygıda kusur etmemesi gerektiğini düşündü; herkesten daha veli ve her şeyden daha nimetti kendisi için. Bagajın kapağı açıldı, çanta dışarı çıkartıldı, ağır mıydı, belki, göreceli işte.
Adam, çantasını sol eline aldı, sağ elinde sigarasını tutmaktaydı o sırada. Fili ters bir deve. Basamakları çıktı, hızlı olmayı isterdi, ya da genç olmayı; her ikisi de değildi velhasıl, acınacak durumdaydı, acıyan olmadı. Garın girişindeki büyük panoyu inceledi, trenin kalkmasına az bir zaman kalmıştı, kaç numaralı peronda olduğunu okudu. Ve geriye dönüp yürümeye başladı, sözkonusu peronun gerçekten varolup olmadığını kontrol etmek için.
Oksijen solumaktan nefret eden elliye yakın insanla birlikte bir numaralı vagondaki yerini aldı, çantasını başının üstündeki bölüme sıkıştırdı, pencereye başını yasladı; ve insanları izlemeye başladı. Gülen, ağlayan, çok konuşan, öksüren, hapşıran, burnunu çeken, burnunu karıştıran, sigara içen... insanları.
Hafif bir sarsılma hissetti, trenin sireni öttü, ve yol almaya başladı.
Deniz, artık, geride kalmıştı...

21.11.05
Saint-Etienne

yola çıkış

Yola çıkarken yanına almasını öğütlediği eşyaların hepsini bir çantaya tıktı adam, annesinin. Sorun olan nokta, başlangıç idi, devamı gelirdi; fikrini değiştirmemek için yola çıkış anında, önceden yapmıştı hazırlığını. Geriye dönüş, her zaman mevcuttu gerçi, farkındaydı, biliyordu.
Uzun saçlarını siyah bir tokayla toplamıştı; lakin, başının her iki yanından bir tutam saç aşağı sarkarak yer çekimine itaat ediyordu. Aynada kendini inceledi kısa bir süre, örümcek ağına takılmış bir sineğin ölümü beklediği süreden daha kısa bir zamanda yaptı bunu. Sakalları çok uzamıştı, kesse miydi; üşendi, hem kış aylarında suratını sıcak tutuyordu vücudunun en çok halka açık kısmındaki bu kıllar.
Amma şişmanlamıştı! Çocuk yaşta spor yapmaya başlayıp, ilk gençlik günlerinde bu alışkanlığı daha kalıcı ve zararsız alışkanlıklara teslim eden her erkek gibiydi. Alkol ve sigara onu yavaş yavaş öldürüyordu, farkındaydı, önemli değildi...
Gözleri yeşile mi çalıyordu ne bugün; gerçi, pek de umrunda değildi, zira ferini kaybedeli çok uzun zaman olmuştu gözleri. Hayat bir koymuştu, sonra da becerememişti çıkartmayı, ya da çıkartmak istememişti belki de...
Ayna karşısındaki lüzumsuz incelemesini bitirdiğinde, yatağının önüne geldi. Adı yatak, işlevi dolap bu eşyadan üzerine giyecek giysiler bakındı. Uzun sürmedi bu süreç de, hayatındaki diğer önemsiz ayrıntılar gibi...
Gökyüzünün bulutsuz ve güneşli günlerini andıran renkte bir kot pantolon, yeşil bir fnilavaari tişört ve onun üzerine en çok sevdiği kurumuş yaprak rengindeki kazağını seçti bu yolculuk için. Koyu yeşil renkteki atkısını ve ton olarak ondan hiç farkı olmayan parkasını üstüne geçirdi. Yeşil renginden nefret ediyordu, hem de anlatamayacağı kadar....
Kendini, hikayenin içinde bir süper kahraman gibi hissetti. Her hangi bir insani ihtiyacını giddermeye çalışmamasını sevdi...
Çantasını bıraktığı yerden aldı, neredeydi, ayrıntı işte, çabuk geçti, az sürdü. Kapıyı açtı, bir adım attı, geriye döndü, kapıyı kapadı, kilitlemedi, kapıların kilitlenmesine de karşıydı. Nedeni yoktu, muhalif olmayı seviyordu. Kendini gereksiz ve saçmasapan çıkışlarıyla tanınan Deniz Baykan gibi gömüyordu yine de, o herif gerizekalının tekiydi, kendisiyse henüz o aşamaya varamamıştı. Herkes bir gün ölümü tadacaktı, tatsınlardı zaten. -Lakin, bunun öyküyle herhangi bir alakasının olmadığının da apaçık farkındaydı-. Sikerlerdi öyküyü, ne olacaktı ki?
Velhasıl, merdivenlerden aşağı inmesi çok zamanını almadı; alamazdı, ikinci katta oturuyordu sadece, ve henüz "zemin katı" diye bir tabir icat edilmemişti bulunduğu apartmanda. Dış kapıdan da çıktıktan sonra, mandal olabilmeyi düşledi bir süre, önemsizdi işte, vazgeçti; vazgeçmeyi de muhalifliği kadar sevmiyordu.
Yine de, üşengeçliğine söz dinletmesi mümkün değildi, ortanca ve başparmaklarını dişlerinin arasına sıkıştırarak ıslık çaldı, ki tüm bu hareket boyunca sağ elini kullandı, vücudunun kendi kendini tatmin etmeyi başarabildiği uzvuyla. Islık, az ilerdeki taksi şöförünün dikkatini çekmiş olacaktı ki, sarı renkteki türk yapımı araba yaklaşmaya başladı. Nereye kadar yaklaşabilirdi ki? Kim, nereye kadar yakınında, içinde olabilirdi ki?
Fakat, tabii ki, söz konusu taksi şöförü kahramanımızın bu düşüncelerinden oldukça habersizdi, zaten onun içine girmek gibi bir isteği de yoktu. Aklındaki tek düşünce, o saatte Bayazid trafiğine girmemekti.
Girmediler de....

20.11.05
Saint-Etienne

Cuma, Haziran 23, 2006

keşke geceleri uyuyabilsem....

geçmiş, bir fotoğraf karesine -ya da bir kaçına- sığamayacak kadar güzeldi, değerliydi; yine de, gözümün önüne sızmış bir kare, şimdi, odada, yatağın yanı başında. bir kaç şişe şarabım var ve bir kaç paket sigara, bu tanrının lütfunu esirgediği dağ başında.
en çok böyle huzurlu ve sessiz anlarda dilime takılıyor "gitmek" eylemi, beynimin kıvrımlarında dolanıyor, kendine en olurundan bir çıkış yolu arıyor, bulamıyor, kalakalıyor olduğu yerde gitmek... hmmm... nasıl gitsem ki, bu kadar özenirken kalmaya.. garip bir kısırdöngü bu yaşadığım,yalnız değilim lakin, en azından, bu bir teselli olabilir mi ki şu noktada?
yola çıkmak, insanı kökünden değiştirebilir mi? hiç sanmıyorum. sanamadığım bir olguyu gerçekleştirmek için uğraşıyorum, nerden baksan yirmi küsür senedir...
"nereye kadar ömer, ha? nerede duracaksın?"
"ben hep olduğum yerdeyim", dedi ömer.
ömer haklı, ömer gerçek dünyayı temel alıyor kendine huzurunun eşiğinde, ömer kendini kaybediyor yine, unutuyor.
peki ya hayaller? yatağında, uykuya dalmadan evvel kurduğun hayaller, kağıtların üzerinde çiziktirdiğin planlar, yollar; ne zaman bitti tüm bunlar?
ömer, kendini tekrarlarken, en çok kendini unutuyor. bu hayat, ona gereğinden fazla yalan dolu geliyor.
biraz daha büyüyünce, her şey daha zor oldu, işte bu doğru. halbu ki, sokaklarda başıboş gezebilmek, bu hakkı kendinde görmek, ve kimseye hesap vermemek...
yaşayacaktık... sloganımız buydu. yaşadık mı? evet, idil, haklısın, bu hayat gerçekten kısa, özellikle bizim gibi "dolu" insanlar için...
birden aklıma bir arkadaşımın annesinin trafikte yaptığı kaza geldi: sağa mı yoksa sola mı döneceğini bilemeyip, ve bu soruyu arabadaki diğer insanlara sormuş olmasına rağmen herhangi bir cevap alamayıp, iki yolu ayıran refüje girmişti. hahahhaha.... ne kadar komik bir an, düşünebiliyor musun; o anki surat ifadesini, arabanın içindeki üç insanın birbirlerine bakışlarını. ilk kim gülmüştü acaba aralarından? olayın vehameti ancak kahkahayla atılabilir, herhangi bir olayın... ilk kim?
hangi yöne gideceğimi bilemez durumdayım, nereye çarpacağım peki ben? ne bekliyor beni yolun ortasında?
dediğim gibi, şarap, sigara ve sessizlik; bu, oldukça güzel bir üçlü. ve ben, her daim iyi bir dördüncü olmuşumdur, her türlü kahvehane oyununda....

16.06.06
kabakça-istanbul

Çarşamba, Haziran 21, 2006

Tek düze

Bir şeyler arıyorsun
Yeni bir şeyler
Aynı zamanda
Cesaret edebileceğin bir şeyler
Hayatını fazla değiştirmeyecek
Ama neşeni yerine getirecek
Uykularını, huzurunu, isteklerini
Nedense devam ediyorsun
Tek düzeliğine
Belki de pek fazla şey yok
Zaman ve zamanın getirdikleri
Haricinde
Tüm yollar ölüme çıkıyor
Kapalı kapılar belki de
Mutluluğu getiriyor
Ama götüreceği şeyleri
Yitirmenin verdiği
Cesaretsizlik kilitliyor onları
Anlaşılan
Sabahları istekli uyanmayı
Yaşamdan bir şeyler ummayı
Kendini sevmeyi
Bayağı bir özlemişsin...

---2001

yiten bir şeylerin ardından...

(d)Üş(l)üyordum
Klimayı açtım
Isındım
Üşümem geçti
Yavaş... yavaş...
Uykum gelmeye
Vücudumdan terler süzülmeye
Başladı...
Boşluktaydım
Üşüyordum
Ateşti tek istediğim
Ateşti...
Isındım
Yandığımın farkında
Olmadan...
Elektrikler gitmişti
Klima çalışmıyordu artık
Doğruldum
Ne biçim rüyaydı bu dedim
Sırtım ıslaktı
Daha beter (d)üş(l)üyordum...

---2001

Bazen

(cüneyt'e)
Hep aynı şarkıda
Hep de akşamın sekizinde
Otururken sandalyede
Sen geliyorsun aklıma
Seni yaşatayım diyorum
Fakat az sonra
Tuvalete kalktığımda
Aklıma daha önemli şeyler geliyor
Her gün karşı masamda oturan gibi
Daha yakın hissediyorum bir anda
Onu kendime senden
O aklıma giriyor
Ve zaten şarkı da bitmiş oluyor
Ben bardan çıktığımda da
Gün bitmiş oluyor
Hava kararmış
Şehrin ışıkları
Aşık ediyor bu sefer kendine beni
Ama taa ki sabah olup
Güneş doğana dek
O zaman anlıyorum
Aynaya baktığımda
Aslında kendimi sevdiğimi...

---2001

Hadi Bitsin!

Sabahın dördü olmuş
İnsanın ölesi gelmiş
Hava ağırmakta
Yaz gelmiş
Geceler kısalmış
Aşklar kısalmış
Giysilerin boyları da
Özlemini duyduğumuz
Güneş yakmakta
İhtiyacımız olan
Gerçeklikle yüzleşmekten korkuyoruz
Dışarı çıkmıyoruz....
Ölesi geliyor insanın
Bekliyor çaresiz
Bir şeyler yapmalı
Öldükten sonra da
Bir şeyler yapmalı
Öldükten sonra da
Bir şekilde var olmalı
Diye çırpınıyor insanoğlu
Belki de aşk çözümdür
Kısa vadeli olarak
Ölümü beklediğimiz unutturuyor
Ama gene de sonuç değişmiyor...
Saat sabahın dördü
Ve on saat daha görüşemeyeceğiz....
Ne kadar uzun...
Elli altmış senelik yaşamlara
Kısacık derken
Komik...
Sonunu bildiğimiz bir senaryoda
Yer almak
Umutsuzca beklemek ölümü..
Aşkında sonu olduğunu bilerek
Aşkta da ölümsüzlükten, sınırsızlıktan,
Ölçüsüzlükten bahsederek
Hiç bitmeyecek gibi yaşamak...
Sabahın dördü olmuş
Yeter artık!
Güneş doğacaksa doğsun!
Buluşacaksak hemen gel!
Ayrılacaksak bir gün mutlaka
Bırakalım bitsin!
Ölelim dünya dönsün!
Öleceksek çabucak ölelim!
Sıkıldım beklemekten...

----2001 yaz

Dişliler

Başlar
Döner
Döner
Döner

Ve tekrar
Geri döner
Tekrar başlar
Tekrar döner
Dönmeye devam
Ve çarkın
Dönen parçalarından
Biri çıkar
Hey ne yapıyoruz?
Der dönerken
Orandan bir akıllı daha çıkar
Dönerken
Evet ya
Hep aynı sistem
Yeter bıktım
Der dönerken
Diğeri de
Evet değiştirelim
Bu sistemi der
Sistemin çarkında dönerken
Bir diğeri çıkar
Hayır değiştiremeyiz
Elimizde olan bir şey yok der
Dönerken
Ancak mutsuz oluruz
Diğerleri gibi koyun olmayız der
Dönerken
Bir diğeri evet haklısın
Bilinçli koyun der
Dönerken
Ve dönerler taa ki eskiyene kadar...

Ve sistemin çarkları hiç aksamadan
Dönmeye devam eder
Varsın parçalar mutsuz ve şikayetçi olsun...

---2001

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

bu saltanat, bu haller geçici...

gece...
ne kadar geç, ne kadar uzak, ne kadar sonra... uykuda yakalaniyorum bazen, en güzel hikayelerime; uyku uyumaktan bunun için vazgeçtim, vazgeçiyorum.. bir zar attım, ne kadar şansım var ki? yıllarca, bunu öğretmeye çalışmadılar mı bana? öğrenmedim ama, mutluyum ve gururluyum.. öğrenmemeyi seçtim.. neyi seçebilirdim ki başka? en kolay yol buydu..
en kolay yollardan gitmeyi daha küçük yaşta öğrendim, hayatın kıyısında durmak böyle bir şey.. yan olmak yani; yan bakmak her şeye, olağan karşılamak her şeyi..
en hakiki repliğim bu, o yüzden, "normal"... çünkü öyle, çünkü hiç bir şey yeni değil, çünkü hiç bir şey heyecan vermiyor ki...
yine de, işte, alışkanlıklarına bağlı bir adam oluverdim halihazırda, her boğuşmanın eşiğinde, ortaya sunulmuş bir artık misali.. huzurluyum... sorunsuzum.. hatta, kafamda yarattığım çözümsüzlükler bile yok...
hayat eskisinden daha rahat... bunu kabul ediyorum zaten, peki nedir işte gecenin bu vaktinde beni uyumamaya iten, ekranın karşısında tutan?
sanırım, gecenin taa kendisi esas sebep..
gece, artık dostum değil, gece artık sıradan, gece artık biteyazsa, gece daha yeni başladı, gece artık git hayatımdan...
renkleniyorum... işte, asıl gerçek bu!!!!!!!

Cuma, Mayıs 12, 2006

la fin du monde dans 10 minutes

Terk Embesili...........
Tüm aşka aşık olanlara...
Şarkılar dinliyorum; "çağdaş" ..Umuttan, yarınlardan, baharlardan sözediyorlar..Mikrofona, seslerinin en can alıcı tonuyla bağırıyorlar belki coşkuyla..Coşku dolu "insanlar"
Şarkılar dinliyorum; yine "çağdaş"Hüzünlerden bahsediyorlar..Gökteki yıldızlara sessizce - derinden veacı dolu bakıyorlar..
Seslerinde hayat buluyor içlerindeki terkedilmişlik belki...
Şarkılar dinliyorum; kin dolu, nefret dolu............ yalnızca acımasızlık dolu..
Geceye yaklaşıyorum, sabah oluyor.. Şarkıların hemen ardından otobüse biniyorum. Sabah saatleri; 8:30..
İnsanlar bana mı bakıyor? Yoksa, bütün insanlar birbirlerini mi izliyor? bilemiyorum..çünkü aynı şeyi yapıyorum..
Sonra.. dışarı kayıyor gözlerim.. insanlardan vazgeçiyorum..
Karşı şeritten ya da yanıbaşımdan hızla geçip gidiyor taşıtlar............. X yönüne !..
Tekrar dönüyorum kendime / insanlara.. belli etmemeye çalışarak izliyorum: Kaşlar çatık, bezginlik var herbirinde -inanın- hepsinde..Ne yaptıklarının, nasıl yaşadıklarının bilincinde olmayan garip ruhlar var her yanımda..
Tiksiniyorum kendimden ! .....mideme vuruyor bu duygu..
Ben de onların arasındayım... Kaşlarım çatık, sinirli... belki de; her an patlamaya hazır deyimli..Ben de onların arasındayım... Şu uğruna canlar verilen hani..Ben de onların arasındayım... "Halkın" yani..
Onlar gibi "sıradan" olmadığımı düşünerek, kendimi avutuyorum şimdi.
Mukadder geliyor aklıma ölmeden önceki sözleriyle.. İlk ondan duymuş, gururlanmıştım : - Sıradan insanlar değiliz Sibel !..- ...
Şimdi anlıyorum bu sözün mahiyetini.. ..........
.......... Telefon meşgul............ Saat: 10:05 (p.m.)
.Kendimde olmam gerek!…


-sibel- (eski sayılardan)

Düşüş

I
Saltanat yılları bittiğinde
Elinde bir çiçekle yürüyordu, sultan
Güçlülerin şehrinde tek başına...


II
Savaşlar, kavgalar ve tüm
anlaşmazlıklardan sonra
şimdi bu köy evinde
yalnız oturmakta;
sevdikleri var mıydı?
kavuşamadıkları?
arzuları oldu mu yok etmekten başka?
“Gün olur dünya tersine döner” , derlerdi
bilge adamları devletin
Ama kim yıkabilirdi ki onun krallığını?...
Şimdi burada önünde uzanan
boş topraklara bakarken; kuşlardan
başkası var mı ki yanında?
Bir ailen: çocukların, karın falan vardı.
Hayatta olsalar da hala
Gerçekten yaşıyorlar mı peki senin için?
Artık düşlerde kaldı, o saltanat günleri,
anlasana güçlü değilsin şimdi
ve eğer her şey bu hale geldiyse
suçlusu sensindir, unutma...

III
Ölümün geldiğinde ansızın yanına,
belki gideceksin buralardan rahatça,
arkanda bekleyenin olmayacak ya!

IV
Cesedini kuşlar yedi
iç organlarını böcekler
gözlerini fareler çıkarttı
karıncalara yuva oldu bir süre...
Yaşamında acımadın kimseye
ama:
öldükten sonra da sana acımadılar...

(eski sayılardan)

SeuL wrote:
bi de ne var biliyo musun? içmişim, fena da içmemişim hani, zaman geçmiş, ben daha küçükmüşüm bronx mekan değiştirmemiş, beyoğlu da beyoğluna benzermiş o zaman, hani kavgalar silleymiş ama öyle adam madam öldürmezlermiş (madam= fransız hanımı olur); işte tam da o vakitlerde (ki anlayan anladı hangi vakitler olduğunu) bi aşık olmuşum, inanır mısın(ız) hala da aynı hatuna aşığım... seksin bi çok şeyi bitereceğine inanmışım, ve fakat bitirmemiş... uyuz olmuşum açıkça, yine de kimseye de laf edememişim bundan... ve tam da o dönemlerde çok çok iyi anladım ki, kadınlardan uzak durmam gerek (en azından, bi yere kadar)... ve her nedense, birden, tam da şimdi, aklıma geldi lennon'ın o sözleri:"i'm a loserand i'm not what i appear to be"....bu gece, bi barın sandalyesinde otururken(e) yazdım tüm bunları, ve farkettim ki yaşlanıyorum... evet, ve hatta, galiba, yaşlandım bile... birazdan, gecenin sonu itibarii ve uyku öncesi şarkısı durumuyla, sezen'in "yalnızlık senfonisi"ni dinleyeceğim ve uyuyacağım... ve bildiğim bi şey varsa, yarın çok da farklı olmayacak...velhasıl, iyi geceler hepinize,artık, nerede olduğunuzun pek de önemi yok sanırım...

*****

From: who wants to live forever
birde..korkularımdan kurtulmuşum..kanatlarının olup olmadığını anlamak için uçurumdan atmalısın kendini demiş biri bana..inanmışım..galata köprüsü daha yanmamış..peder bey bi hafta sonu tutup kolumdan garip bi yere götürmüş beni..bakakalmışım öylece..karga aynı karga..hala anarşizmden bahsediyor etrafına toplamış üç beş kişi..kemancıymış adı oranın..

sonra aşık olmuşum tabi..o da beni sevmiş.. çok zaman geçmiş..

güsel günler gecirdik.
heryer günlük güneşlik
yarım yamalak seviştik
henüz cok genctik.

öğrenciydik mutluyduk
falan filan
yerde kalmış vicdan izleri arasında
öldürmedim bak kendimi
bu kalp acısı dedikleri
dünyanın sonu değilmiş
devam ettim koşmaya yalınayakla
devam ettim koşmaya yalınayakla..

diye anlatmış bunu cenk taner yıllar sonra..bir orda bir burda..hayalller kurmuşum..hayallerime ihanet etmeyi öğrenmişim sonra..kendime etmeyi öğrendiğim gibi..

ve farkettim..
baya bir zaman oldu..30 yaş sendromunu falan anlatmıyorum..zamanından cok önce yaşayıp bitirdim onu..herşeyi zamansız yaptığım gibi..
ve farkettim ki..
çoktan yaşlandım aslında..

dün gece duvara yazılar yazdım..aklıma ne geldiyse boşalttım saatlerce..hayır alkol falan almadım..o bile yasak artık bana..
yarın hiç bişi farklı olmayacak..belki bazıları için yarın bile olmayacak...

Ben artık ölmek istiyorum (ikinci parti)

hava kirli, puslu değil mevsimine inat, istanbul’da. güleryüzlü çocukların ağlamaları susmuş, güneş tepede, yakıcı, bulandırıcı. karışıklık mı? karışıklık dizboyu… tepeden tırnağa ölümcüllük bitmiş gibi, bakar gibi, se(k)ssiz günleri özlerken, adım atılamayacak gibi… üçüncü katta olmanın verdiği şevkle intihar gibi. kara gibi, karamsar gibi, kedi gibi, koşan hızlı tavşanlar misali, ölümsüz tavuklar gibi…
terkedilen şehir mi, şehri terkeden kim? insan mı üzerinde yaşayan, bir yudum çay gibi sigara eşliğinde. uykum, uykum var evet, uykum var gibi. sesler uzaktan ve derinden uğultulu; ama sanki çokluğun sesi gibi. kalabalık uzaklaş, uzaklaş kalabalık. adamlar yok, ölü, savaş misali, kadınlar adam gibi. dünya sonuna yaklaşırken, doğa her şeyi yeniler gibi en baştan. tanrınıza inanmıyorum. tanrınıza inanmıyorum. tanrınıza inanmıyorum. adım tavana asılmış yapraklar gibi, takibi kolay, yakalaması zor. arkadaşlar, dostlar bir avuç su gibi, akıp giden, tutayım derken elimizden kayan bir sevgilinin eli gibi, ceylan gözlü sevgilimin elleri gibi…
kaba saba uçuşların yarattığı ince güzellikteki martılar her an açıp kanatlarını uzak diyarlara gidecekler gibi. tüm yaşananlar rüya gibi, düş gibi kabus gibi. tadına bakılmamış domatesler çürüyüp giderken, vücudun her tarafını fareler kemirir gibi. sivri dilli fareler kedilerden kaçar gibi. tersine varolanın terse zıt düştüğü gibi, adım ölüm kokuyor, tenim çabuk eriyen çikolatalı dondurma gibi, çalkalanıp duran deniz gibi… saat kaç itibariyle, sesi kulağımda yankılanıyor gibi, adın, koyamadığım bir sevginin ilk gözyaşları gibi, insan beynine sokulan ilk kelimenin dillere ayrılan farklılığı gibi, takip misali ağlaşan-kaçışan çocukların ellerindeki oyuncakları küçük yaşlarda bırakışları gibi, bin bir anlam yüklediğimiz annelerimiz gibi, annelerimizi elimizden alan babalarımız gibi, aynı yatakta yatan abla-kardeş gibi, tadına bakılmamış binlerce adiliği rüyasında gören kişinin uyandığında ağlaması gibi, arka masadan gelen laflara kulak asmadan işine devam eden genç gibi, orospu gibi, fahişe gibi, onları düzen adamlar gibi, kansız bedenime kan veren şarap gibi, üzüm ezmesi üzerinde dans eden köylü kızları gibi, yağmurların ardından ortaya çıkan gökkuşağı gibi, kimini ağlarken harcadığımız göz suları gibi, ağaçlarda yetişen meyveler gibi, toprağın tadını unutmayacak sebzeler gibi, deniz gibi, hava gibi, kara gibi, simsiyah palyaçolar gibi, şamanların önünde dans eden kızılderililer gibi, kilitli kapıyı açmaya çalışan hırsız gibi, bıktığımız yankılar gibi, yansımalar gibi, gideyim derken kalmak gibi, kalayım derken yollara düşmek gibi, gözümün önünde sevişen sinekler gibi, bir dağ yılanının usul usul sürünüşü gibi, ahlaksız erdemin götürüleri gibi, karşı konulamaz güçte çekilen atlar gibi, kör bir dilencinin eline para sıkıştırmak gibi, müziğe sığınmak kaçıp kurtulmak ister gibi, düzene sıkışmış insanlar gibi, kendi kendini yalanlayan orkide çiçekleri gibi, arkalaşmış okulların inanılmaz sıkıcılığı gibi, tepeden tırnağa çıplak gibi, gökyüzünü boyamaktan vazgeçmek gibi, atılıp gitmek-gidip gelememek gibi, karşılıksız sevgiler gibi, adını bilmeyen adamlar gibi…
…işte tüm bunlar gibi sıkıldım… sıkıldım… sıkıldım….. ölesiye sıkıldım var olanlardan….

tüm kaotik düşüncelerimle
BEN ARTIK ÖLMEK İSTİYORUM

kış 2001

Perşembe, Mayıs 11, 2006

BEN ARTIK ÖLMEK İSTİYORUM

hayat'ın sabrı yetmiyor.
hep benden geri istiyor.
ben gidiyorum.
seni artık istemiyorum, ama seni seviyorum.
duyarsızım ve beni seven yok biliyorum,
ama küllerim altın değerinde olacak sakat sakat koşuyorum.
kaçabilir miyim?
uzayabilir miyim?
hiçbir intiharın maestrosu yoktur, canım ne kadar uzağa?
ne kadirsizlik.
ne kadar vakitte!
ne kadersiz.
keder daimdir benim için...
-bu benim intiharımdır...
--o--
Aranmayan bir telefon
Baş ağrısı
İntihar teşebbüsü
Normal şeyler bunlar bakarsın bir gün geçiverir
İki dost
Sağlık
Zengin ve mutlu bir adam
Çok hayalperestsin
--o--
"niye niye ?" diye ağlayarak bağırdı kendisinin ne durum da olduğunu görünce çıkardı kafasını çamurdan etrafına baktı dışarsı daha boktan dedi kafasını tekrar çamura gömdü bu sefer daha derine günler sonra ölüsünü buldular havaya gömdüler onu
--o--
Ufak bir günaydın öpücüğü gibi kalktı
Gitti loş bir parkta bir sonbahar günü
Ona sıcak tatlı bir uyku gibi gelen bir çay içti
Uyudu ordaki bir bankın üstünde gökyüzün de ki bir kargayı izlerken
Yorgun gözlerle etrafı süzen bir kedinin yanında
Uyandı gecenin bir saati yabancı birinin kucağında
Korktu bağırdı onun suratına doğru birden onun bir suratı olmadığını farketti
sadece tatlı bir gülücüğü vardı
İnsanın içini ısıtan
Ama bıraktı onu
Gitti gitti ölüme gitti mutluluğu onu bıraktı ve gitti
--o--
Sokakta insanlar dövüşüyordu
Sokakta dövüşen o insanlar niye dövüştüklerini bilmiyordu
Ben de bilmiyorum niye dövüştüklerini
Çünkü evdeyim, kapalı, yalniz
Bazen evde kalmak iyidir sessiz sakin aradığım gibi
dışarsıysa gürültülü hem insanlar dövüşüyorlar
Hem zaten artık sıkıcı değil ilk zamanlardaki gibi belki mutluda oluyorum
Yalnızken belki kaçıyorum güneşten, insanlardan artık umurumda olmayan
Ama siz anlamıyorsunuz ki benim sıkıntım yalnızlıktan değil
Ama belkide yanılıyorum belki siz beni yanıltıyorsunuz sana yavaş intaharımı anlatacağım sirozu anlatacağım; ve bunun dışında jileti bütün vücudumda, özellikle bileklerimde hissetmenin bedelini , nedenini, sesleri, şiirleri özellikle kanı hiç durmadan...

daima.. daima.. daima...

Zırva nümero dö

Bir melodi kulağıma adını fısıldıyor
Gazetelerde senin fotoğrafların
Yazılar sırf senden bahsediyor
Televizyonda seni konuşuyorlar
Sen burada artık yoksun
Faili meçhul
Faili Ben.

şizofren sayıklamalar nümero ön



Yazacaksın, seneler geçecek gene de yazacaksın. Yaratacaksın problemleri. Doğan bu. Rahat; rahatsız ederken sorunlarda bulmaya alışmışsın mutluluğu. Mutluluk rahatsızlıkların. Sakin olmayacaksın hiçbir zaman. Sakin sularla çevrili, bir yaprağın oynamadığı adanda fırtınalar kopacak içinde ve dışarıdan sadece sakin su ve sabit yapraklar gözükecek. Ve yazacaksın. Kelimeler de yapraklar gibi sabit olacak kağıtta. Ama içinde onun da fırtınalar kopacak. Elin titreyecek yazarken gene de yazacaksın. İçin dinene değin coşmuş olacak. Sen dinince cümleler coşmuş olacak. Kalemin olmayacak ya da sayfalar kalmayacak yazmak için o zaman sokaklara çıkıp bağıracaksın. Ne kadar çok bağırırsan o kadar kişi duyacak seni. Bu yüzden avazın çıkana kadar bağıracaksın. Sesinin artık çıkmayacağı ana kadar. Geçmişten kurtulana değin. Geçmişin uğruna şimdiki zamanını, gelecek zamanını feda edeceksin. Dilek şart kipi de uzaklaşacak senden. Anını yakalayamayacaksın! Hiçbir zaman! Şimdi gözlerini kapatsan içinde bulunduğun sessizlikte kendi haykırışlarınla melodiyi bozmak yerine sessizliğin melodisini dinlesen. Organların sanki boşanmak üzereymiş gibi... Yaşam senin gördüğünden ibarettir. Yaptıkların ise şartların getirisidir. Pişmanlık. Nefret et bu kelimeden. Tek pişmanlığın geçmişinde pişmanlıkla harcadığın zaman olsun. Umut. Umut. Somut. Soyutu unut. İstemiyorsan kaçabilirsin. Kabullenmek ya da intihar maharet değil. İntiharın başkalarından dolayı olmasın. Ve kendi intiharını kendin yaz, kendin oyna. Kimseyi karıştırma. Yazacaksın o zaman ama ellerin titremeye mahkum. Yoruldukça yazacaksın. Bazen bir deklarasyon. Bazen bir terapi. Bazen de işe yaramaz olacak yazmaların, boş sayfaya vurduğun kazmaların. Dikkat etmezsen kendine de vurursun. Başkalarına vuranlar hiç vurulmamışlar. Gece hiç yaşanmamış gibi. Ama şunu unutma ki ben en çok seni sevdim. Ben en çok kendimi sevdim. Kendim de en çok beni. Sağol. Çok sağol. Her zaman seni göremiyorum. Biliyor musun ikimize ne isim takmışlar... Şizofren diyorlar bize, teke indirgeyerek, bu uzun gömleği bize yakıştığından giydirmemişler bir de...

metafors


Sanrılarımız doğruluktan uzak
Yaşam kayıtsız
Yağmur gene dinmeyecek
Küçük bir arı konar düşüne
Çalış ve sok
Öl...
Arı vızıldayarak sekiz çizer
Kaçmak gerek düşünden
Diğer arıları merak etmemeli
Eğer kaçamıyorsan
Farkındalık bir şey ifade etmiyor
Yaşam gene kayıtsız
Arılar çoğalıyor
Sana yöneliyor
Suçsuz olduğunu söylemeye çalışmalı
Yaşam gene kayıtsız
Her yerden sokuyorlar
Öldürmüşten beter ediyorlar
Stop...
Yaşamın kayıtsızlığı,
Farkındalığın,
Diğer hayatların umursamazlığı bile
ölümden beter değil...

nerede varsan, orada yokum…

sesinin inceltisi kulaklarımın içinde
sakin gidişin gözlerimin önünde
birbirimize sahip çıkamadık
görüntülerimiz üç kuruşlukmuş
takıntılarımız iki günlük
insanlığımız beş dakika
farklı yollara ayrıldık
düştük, seviştik, öldük…

adamakıllı olabilseydik
annelerimizin güzel çocukları gibi
tam zamanını bilebilirdik belki
sel gibi yağmur yağıyor
idam gibi ölüm kuşanıyoruz
kibrit misali olduk, yanan mum ateşinde
sarkacın telleri tenime dokunuyor
seninle, benim odamda sevişmiştik

adını unuttum, suratın aklımda
sesini unuttum, şarkıların aklımda
kokunu unuttum, dokunuşların aklımda


ocak 2001

adı neydi, hatırlamıyorum
telaşlı,ürkek ve uygunsuz
bir de kalemim vardı çocukken
ağlar mıyız hepimiz şimdi gençliğimize
iki ve üç
konuşma sürmekte
konuşma beynimde
nerde kaldık ki dün gece,
korkarken
ve korkuluklardan atlarken
annemin elinde yakalamıştım şevkati,
ve daha fazla terleyen bir kadınla
hiç yatmamıştım
halihazırda
ki, oydu evet, beklemediğim
yastıklardan kurulu bir düzenek
gecenin ucunda görünen üniforma
bu adam, ki diğeri ve başkası
pezevenk kıyafetiydi üstündeki
ardından bakan yıldızlar
ve çocuğun sesi
anlaşılmaz bir komediydi
ya da dram
ne farkeder ki
şu noktada?
hepimiz ölümü hakediyoruz
kedi ve köpek, biraz da kavga
ve üç dediğimde açacaksın gözlerini
bir
iki
üç
uyanabilirsin artık!


10.05.05


tanbulvari

eskisiyle hesaplaşamamışken
yeni bir seneye girmişim
kulağımda zager/evans sesleri
aklım fikrim hep sende
in the years twenty bir şey
ne savaşlar bitmiş ne de savaşımlarım
uykularımı bir önceki senede bıraktım
tekrarlıyorum şimdi sadece kendimi
bir mum ışığında
gece iki suları
sular kesik istanbul’da yine
elektrik gelip gitmekte
hasbelkader yaşıyoruz yani
doksanlara inat
çok daha fazla sarışın var sokaklarda
nevizadede bir alkol döngüsüne
davetliyim yarına
gelenler hepsi galatasaraydan kardeşler
üçüncü dublede başlarız yine
şairlik taslamaya
haddime mi düşmüş
yan masada oturmuş tevfik fikret ağbi
küskün demlenmekte
“örtün ey şehir” der girerim sohbete
kaldırır kaşlarını bakar
ben galatasaraylıların en çok sis’ini seviyorum
“örtün ey dünya orospusu” der tevfik ağbi
öyle bir gece başlar ki yine
biraz alkol biraz sigara
biraz şiir biraz roman
yine de, işte, çokça galatasaray
ertesi günün sabahında...

01.01.2004

geceydi
bekçiydi
ve suratına bakamazdı adamın
kustu
kum ağartan
eskiden baharlar daha mı içtendi?
08.05.05

daldı kırıldı
daldı çıkamadı
- “tutunacak dalım mı kaldı ki”, dedi adam, sigarasından bir nefes daha çekti, gözlerini yere dikti, hiç kaldırmadı.
“saçmalıyorsun” demeyi istedi yanındaki güzel kadın; oysa ki, tüm gerçeklerin farkındaydı; adamın, ölümü artık hak ettiğini de biliyordu. bir hak mıydı peki ölüm? ve yaşam denildiği gibi bir hediye miydi insanoğluna?
- “eskiden omuzlarının bulunduğu yerlere yumuşak kanatlar yerleşecek yakında”, deyiverdi kadın gayriihtiyari.
- “ölecekmişim gibi konuşuyorsun”. güldü. “haklısın belki de, sanırım gerçekten işim bitti. bunu hissediyorum”.
- “hepimiz öleceğiz. bazıları daha az yaşar sadece”. bu aptal muhabbetten sıkılmıştı kadın. birlikte olduğu tüm erkekler bir zaman sonra ortadan kayboluyorlardı bir şekilde. dile getirmek istemiyordu; ama, tutunacak bir dala ihtiyacı vardı sanki. bir şeylerin (neyin olduğunu bilmiyordu) yoluna gireceğine inanıyordu böylelikle; yine de sadece bir inançtı işte, insanların “tanrı”ları gibi yani...
- “tanrı olabilirim belki de ya da bilinçsiz bir mesih. acılarımın bir amacı olur böylelikle. evet, kesinlikle mesih olmalıyım ben”.
- “hepimiz tanrıyız bence, veya hiç birimiz değiliz; ki ikisi arasında hiçbir fark da yok zaten. tüm bunları boşverelim şimdi, gel gidelim evimize, biraz içeriz önce, sonra da tv seyrederiz”.
- “televizyonumuzu çöpe atabiliriz bence, bizi sadece köleleştiriyor, bunu sen de biliyorsun”.
- “tamam, tamam. bunları eve gidince konuşalım”.
kalktılar, evlerine gittiler, oturdular ve tv seyrettiler alkol alırken, sonra uykuları geldi, yataklarına geçtiler, sarıldılar ve uyudular. ne bir ölü çıktı o gece evden, ne de kayda değer bir olay gerçekleşti. sıradan bir gündü, ve her ikisi de bunun farkındaydılar. ölüme biraz daha yaklaşmışlardı sadece, var olan tek gerçek de buydu zaten.
güz 2001

Telefonu eline alır,
Tuşlara basar,
Telesekreter çıkar karşısına:
“merhaba nasıl gidiyor
ben de seni düşünüp
31 çekiyordum
seni rahatsız etmiyordur umarım”
der,
ve kapatır telefonu, adam.
güz 2001

Godot’yu beklerken doğdu güneş
aklımdaki tek cümle buydu işte
ve giderken yolda sarı yeşil
biraz daha uzaktı her şey
öteye, diyorum yani
anlayacağın sesim çıkmıyor hala
uzun saçlı bir oğlan vardı aynada
gözümün içinden geçti tren
göz göze gelirken aynadaki suretimle
turuncu bir ölümlü sürüyordu arabayı
ben hiç acıdım mı sokak kadınlarına
ben hiç acı duydum mu kendi hayatıma
hep hayaller vardı, evet, biliyorum
bir gün olsun, bir gün, bir…
iki artı ikinin beş olmasını arzulayan
insanların diyarına dönmeliyim
ve birazdan başlamalı müzik
sol ve si ve biraz re
topunuzu ölüme mahkum ediyorum
sonu gelmeyecek yıllanmaların eşiğinde
toplu seks alemlerinde bir yalnız adamım artık ben
kenarda unutulan pis bir eşya gibi
ve nasıl kanı çekilirse ölümden önce bir köpeğin
o kadar sakin ve ilgisiz
döne duruyor yuvarlak yaşam alanı
döne duruyor iki ayaklı canlılık adayları
şekilsiz bir kabuk misali sonu gelmeye çalışan ömrüm
biraz daha ileri ve sonra her şey patlar
döne durur başım, ve içkiliyken ben sarhoş dünya
bir adım ve ötesi ve sonrası
marche marche!!!
sıkıntı ve bulantı duyuyorum
bir kere ulaşıldık mı ki başkalarına
ve daha beter artık her şey

biraz su… biraz su…. biraz su….

hadi, dedi, çocuk
bu kadarı da yetti belki de
bir ve iki ve üç
artık çözülemez denklemlerin doğrultusundayız
ve biraz su
ve biraz su
ve biraz……


29.04.05

güneşti ağlayan çocukların kudretine
ve bir horoz şekeri tadında
ilk öpücük sevgiliden kalma
duygusal bir akşamüstü gri bulutlu havada
dirseklerini çürüten cam kenarı adamlarındansa
bir çift fazla ayakkabım var
kırmızı kurdelası vardı kızımın
siyah ve beyaz
yetiştiğimiz otobüsün kenarıydı gözlerine inat
ki korkaktık çoğunlukla ya da
ürkek halihazırda
daha kuvvetli daha
daha
biraz deli ya da başkası ve çocuk ağlardı
duvarın kenarında
ortadaki kuyu ve kenarına tutunmuş kız çocuğu
koştu oğlan tuttu kız
kenetlenen dudaklardı uçuşan saçlar
biraz daha siyah
ve biraz daha beyaz
ki vardı kadın, derdi, aradaydı şüphesiz
şairdi, pisti, tutundu trabzanına
gökdelen kafesinin
uzay mekiğinde kahvemi içerken
takılan cümleydi az evvel
söylemekten kaçındığım
der ki yeşil başlı soytarı, ki korkutucu
biraz daha siyah ve beyaz
kirli bardaklar ve ıslak elbise
yağmurlu günlere kucak açıyoruz
işimiz gücümüz delilik henüz
durumundan şikayetçi sokak köpeği
ve kedi ve fare ve tekrardan gelir gece bekçisi
ışıklar söndü
müzik durdu
bir ihtimaldi işte, her türlü
ki gece de bitti en sonunda…



30.05.05

belki terkedilmişimdir kimse bilmiyordur adımı, belki sıkıntılarımın orta yerinde ayaklarımın önünde bir böcek, ezip geçmişimdir belki… yaşadığım şehrin tasviri zor, bunalımlı bir hava içersinde sert bakışlar, kırgın mıyım? neye kırılabilirim ki? gülüşlerim yalan, sesim yalan, adım yalan, hepsi yalan… ben yalan… arkamda bıraktığım bir avuç umut, yok yok, o umut yok, gelecek yok… ölesi yakınlık, bir sen değil, bir ben hiç… kahrettirmeli şimdi… hahhahaha… saçmasapan türkülerin bileşimi sesime katılan anlamla eşdeğer bir miktar olsa bile… geçişler duruşların ardından kaybolmuş hakimiyet, terkedişlerim artık bir son değil terkedilişlerim gibi… takvimde aylardan nisan, buram buram deniz kokusu, denizin üzerinde martılar çok, kıyıda onları izleyen bir ben yok… takılmak mı suç, tahrip etmek mi? kırağı düşmüş misali saçların elimde, damla damla gözyaşları, kabiliyetli kibirli adam, adamın elinde yüzyıllık bir şamdan, şamdanın ucunda bir mum yarı sönmüş, ateşin içersinde akıp giden huzur, huzurun içinde bir ben yok… kargatulumba yaşananlar, temalar düzüşüyor sokaklarda, kısa kollu adamlar, bacaksız kadınlar sevişiyorlar, şehvetin adı dilimizde saklı, dilimiz elimizde, elimde bir dilim bile yok… tahmini karlar, kar yağmasa adam ağlar, ürküten senfonide aykırı çığlıklar mıhlanmış duruyor, kalanlar ağlar gidenlerden sonra, kalan ben değilim, ağlayanım yok… tat verilişler, dudakların ucunda yatan uyku, arka kapılardan çıkışlar kapalı, anahtarlar unutulmuş, masanın üzerinde bir not, notun üstünde birkaç yazı, yazının ardında sen, seni bekleyen bir ben yok!

15.03.01
beyoğlu-istanbul



tanbulvari

saltanat kayığıyla akıyorum boğaza
dilimde bir marlene dietrich şarkısı
eski aşklarım gözümün önünde
çok mu zaman geçti ben mi küçüldüm sanki
çocukluğumun yazgısı güzel kadınlar
hepsi de kendilerini asmışlar loş odamda
gece lambasının önünde başıkesik bir fotoğraftır şimdi o
ne adı aklımda ne de suratı
sağımda kalmış kızkulesi
solumda ortaköyün miskin camisi
ben hep ortada kendi dramına ağlayan külkedisi

20.07.2003

Cuma, Nisan 14, 2006

Zırva nümero ön


Hastane odası, adam çıkar.
Ameliyat olalı iki hafta olmuştur.
Estetik ameliyatı.
Sargılar yeni alınmıştır.
Nefes alış verişleri çoğalmaktadır.
Tuvalet kapısı, adam girer.
Aynada kendine bakar.
Cebinden silahı çıkar.
Kalbine doğrultur.
Ateş eder.
Diğer elinde mektup tutmaktadır.
Mektup elinden sıyrılır.
Adam yere yığılır.
Mektupta beni beğenmemiş bütün kadınlara yazmaktadır.
Tuvalet penceresi, adamın ruhu çıkar.