bEn sAnA VurGunUm
aldın mı yoksa eline ?
ya da sus, birler ikiler üçler geldi diye.
hadi şimdi vur vur ve vur
son duamı ediyorum kafir ruhuna
şarkılar söylüyorlar deliler
bitti şimdi hey leyli de hey !
askvesarap@gmail.com
Hiçbirimiz aslında olduğumuz kadar sivri değil
sabahın beşi olmuş,
Ayakların yerden kesilmesi
Dimdik olmalısın
Gerektiğinde, tüm zorlu şartlarda
Ayakta durabilmeli
Heyecanlanmadan
Sakin
Uzun süre dimdik kalarak
Anın tadını çıkararak
Dümdüz olmalısın
Hiç bir yöne yatık değil
Hedefe yönelmiş
Dejenere değil
Sana dokunmak cesaret istemeli
Herkese koklatmamalısın kendini
Sadece seni hakedenlere
Ve semsert olmalısın
Kıvrılmadan
Soğuk sıcak demeden
Sahibini iyi temsil etmelisin
Hemencecik boşlamadan
Ey korkuluk sana söylüyorum
Sikime söylicek halim yok...
gece bitecek, gun olacak; o kadar cok çayın tortusu sabahın ilk saatlerinde fevkalade uykusuzluk olarak geri dönecek....
ışıklar rahatsız etmeye başladı
Tarihin saygınlığına saldırıyorlar
İshal olma durumu
Ölüyordu... Yavaş yavaş... Farkındaydı bunun. Hareket edemeyecek, tek bir hamle yapamayacak hale gelmişti sonunda...
Mustafa Kemal’e özeniyorum, gecenin bir körü; rakımı beyaz leblebiyle içiyorum. Sigara üstüne sigara canlandırıyorum, kanser denilen illete inat...
- Hadi öldürsene, hadi! Ne duruyorsun!
Et le temps passe... Geldiğimde kapı açıktı, içeri girdim, kapıyı bulduğum gibi bıraktım bir sonraki ”ben” için. Uzun bir koridora açıldı gözlerim, ve tabiii kapılar bir de, kırmızı ve mavi. Nedenini bilmiyorum ama, koridor bu iki rengin egemenliğine emanet etmişti kendini. O güne kadar hiç bir emanete hıyanet etmemiştim, önemsiz bir ayrıntı yerine koydum yaşadığım durumu; halen emanetlerle aram iyi zaten. Neyse, koridorun sonundaki merdivenleri gördüğümde, üzerinde buludnuğum kırmızı halının varlığını farkettim. Kırmızıyı sevmiyordum o günlerde, koştum, kaçmak için, geri dönebileceğim kapıyı unutarak. Barok dönemden kalma basamakları pis ayakkabılarımla çiğnedim. Bir üst kata ulaştığımda çok büyük bir terasa açılan yerden tavana bir kapı gördüm. Aslında bakılırsa, terasın farkına varmamıştım henüz. Kendimi dışarı attım, dışarı atacağımın farkına varmadan. Ve gariptir, ya da rüya belki, her ne ise artık, kendimi giriş kapısında buluverdim. Yeniden başlamak mı? Bu bir şans ya da seçenek değildi. Bunu yapmalıydım. Denedim, sadece kapılar yok olmuştu; ve yine teras ve giriş, ve sonrası, ve hep aynı... seçenek yoktu. Seçmedim de zaten....
Gittikleri yön denizi karşılarında tutuyordu, sonra her iki yanda, daha sonra sağda, etraflarında ve en sonunda karşılarında. Adam, arabadan isteksizce indi; aklı radyoda çalan şarkıda kalmıştı, unutamayacaktı yolculuğu boyunca bu şarkıyı, biliyordu.
Yola çıkarken yanına almasını öğütlediği eşyaların hepsini bir çantaya tıktı adam, annesinin. Sorun olan nokta, başlangıç idi, devamı gelirdi; fikrini değiştirmemek için yola çıkış anında, önceden yapmıştı hazırlığını. Geriye dönüş, her zaman mevcuttu gerçi, farkındaydı, biliyordu.
geçmiş, bir fotoğraf karesine -ya da bir kaçına- sığamayacak kadar güzeldi, değerliydi; yine de, gözümün önüne sızmış bir kare, şimdi, odada, yatağın yanı başında. bir kaç şişe şarabım var ve bir kaç paket sigara, bu tanrının lütfunu esirgediği dağ başında.

Bir şeyler arıyorsun
(d)Üş(l)üyordum
(cüneyt'e)
Sabahın dördü olmuş
Başlar
gece...
Terk Embesili...........
I
SeuL wrote:
hava kirli, puslu değil mevsimine inat, istanbul’da. güleryüzlü çocukların ağlamaları susmuş, güneş tepede, yakıcı, bulandırıcı. karışıklık mı? karışıklık dizboyu… tepeden tırnağa ölümcüllük bitmiş gibi, bakar gibi, se(k)ssiz günleri özlerken, adım atılamayacak gibi… üçüncü katta olmanın verdiği şevkle intihar gibi. kara gibi, karamsar gibi, kedi gibi, koşan hızlı tavşanlar misali, ölümsüz tavuklar gibi…
hayat'ın sabrı yetmiyor.
Bir melodi kulağıma adını fısıldıyor


nerede varsan, orada yokum…
adı neydi, hatırlamıyorum
geceydi
daldı kırıldı
daldı çıkamadı
- “tutunacak dalım mı kaldı ki”, dedi adam, sigarasından bir nefes daha çekti, gözlerini yere dikti, hiç kaldırmadı.
“saçmalıyorsun” demeyi istedi yanındaki güzel kadın; oysa ki, tüm gerçeklerin farkındaydı; adamın, ölümü artık hak ettiğini de biliyordu. bir hak mıydı peki ölüm? ve yaşam denildiği gibi bir hediye miydi insanoğluna?
- “eskiden omuzlarının bulunduğu yerlere yumuşak kanatlar yerleşecek yakında”, deyiverdi kadın gayriihtiyari.
- “ölecekmişim gibi konuşuyorsun”. güldü. “haklısın belki de, sanırım gerçekten işim bitti. bunu hissediyorum”.
- “hepimiz öleceğiz. bazıları daha az yaşar sadece”. bu aptal muhabbetten sıkılmıştı kadın. birlikte olduğu tüm erkekler bir zaman sonra ortadan kayboluyorlardı bir şekilde. dile getirmek istemiyordu; ama, tutunacak bir dala ihtiyacı vardı sanki. bir şeylerin (neyin olduğunu bilmiyordu) yoluna gireceğine inanıyordu böylelikle; yine de sadece bir inançtı işte, insanların “tanrı”ları gibi yani...
- “tanrı olabilirim belki de ya da bilinçsiz bir mesih. acılarımın bir amacı olur böylelikle. evet, kesinlikle mesih olmalıyım ben”.
- “hepimiz tanrıyız bence, veya hiç birimiz değiliz; ki ikisi arasında hiçbir fark da yok zaten. tüm bunları boşverelim şimdi, gel gidelim evimize, biraz içeriz önce, sonra da tv seyrederiz”.
- “televizyonumuzu çöpe atabiliriz bence, bizi sadece köleleştiriyor, bunu sen de biliyorsun”.
- “tamam, tamam. bunları eve gidince konuşalım”.
kalktılar, evlerine gittiler, oturdular ve tv seyrettiler alkol alırken, sonra uykuları geldi, yataklarına geçtiler, sarıldılar ve uyudular. ne bir ölü çıktı o gece evden, ne de kayda değer bir olay gerçekleşti. sıradan bir gündü, ve her ikisi de bunun farkındaydılar. ölüme biraz daha yaklaşmışlardı sadece, var olan tek gerçek de buydu zaten.
güz 2001
Telefonu eline alır,
Godot’yu beklerken doğdu güneş
güneşti ağlayan çocukların kudretine

belki terkedilmişimdir kimse bilmiyordur adımı, belki sıkıntılarımın orta yerinde ayaklarımın önünde bir böcek, ezip geçmişimdir belki… yaşadığım şehrin tasviri zor, bunalımlı bir hava içersinde sert bakışlar, kırgın mıyım? neye kırılabilirim ki? gülüşlerim yalan, sesim yalan, adım yalan, hepsi yalan… ben yalan… arkamda bıraktığım bir avuç umut, yok yok, o umut yok, gelecek yok… ölesi yakınlık, bir sen değil, bir ben hiç… kahrettirmeli şimdi… hahhahaha… saçmasapan türkülerin bileşimi sesime katılan anlamla eşdeğer bir miktar olsa bile… geçişler duruşların ardından kaybolmuş hakimiyet, terkedişlerim artık bir son değil terkedilişlerim gibi… takvimde aylardan nisan, buram buram deniz kokusu, denizin üzerinde martılar çok, kıyıda onları izleyen bir ben yok… takılmak mı suç, tahrip etmek mi? kırağı düşmüş misali saçların elimde, damla damla gözyaşları, kabiliyetli kibirli adam, adamın elinde yüzyıllık bir şamdan, şamdanın ucunda bir mum yarı sönmüş, ateşin içersinde akıp giden huzur, huzurun içinde bir ben yok… kargatulumba yaşananlar, temalar düzüşüyor sokaklarda, kısa kollu adamlar, bacaksız kadınlar sevişiyorlar, şehvetin adı dilimizde saklı, dilimiz elimizde, elimde bir dilim bile yok… tahmini karlar, kar yağmasa adam ağlar, ürküten senfonide aykırı çığlıklar mıhlanmış duruyor, kalanlar ağlar gidenlerden sonra, kalan ben değilim, ağlayanım yok… tat verilişler, dudakların ucunda yatan uyku, arka kapılardan çıkışlar kapalı, anahtarlar unutulmuş, masanın üzerinde bir not, notun üstünde birkaç yazı, yazının ardında sen, seni bekleyen bir ben yok!

