Cumartesi, Haziran 24, 2006

23:13

- Hadi öldürsene, hadi! Ne duruyorsun!

Tüm nefreti gözlerinden okunuyordu adamın. Bakışları... bakışları kendine dönüktü sanki, gözleri ieriye yansıyordu. Yansıyan... göz... Kin akıyordu en ince damarlarında, kolunun ve bacağının üzerindeki; yahut, şakaklarında... her yerde.. hepsinde...
İleri doğru yarım adım attı, sağ ayağıyla; sağ kolunu yumruk yapıp havaya kaldırdı. Bağırdı. Devam etti monoloğuna:

- Hadi öldür, amına kodumun ibnesi! Hadi! Bıktım artık zaten! Bıktım! Senden, ondan, bundan, her şeyden! Siktiğimin hayatından! Hadi sapla şu bıçağı artık.

Yumruk yaptığı elinin işaret parmağıyla, kalbinin üzerine üç kez dokundu şiddetle.
Etraf. İnsanlar. Donmuşlardı. Hepsi. Neler olacağını tahmin edebilecek kadar bile sahip değillerdi, o an için, düşünme yetilerine. Hem, zaten her şey hızla ilerliyordu.
Bıçağı elinde tutan genç adam, çocuk... çocukadam... adamdan bozma çocuk... üç numara traşlı, yırtık pırtık elbiseli, kara kuru çocuk... Duruyordu olduğu yerde. Hiç bir şey onun elinde değildi. Bıçak hariç.
Bıçak... Bir metal parçası... Tırtıklı bir yanı, bir yanı düz. Sivri mi sivri... keskin mi keskin... Bıçak... Kana susamış...
Adam, gözlerini doğrudan karşısındakilerin içine dikmişti şimdi. ”Hadi”, dedi, öfkenin hüküm saldığı cümleyi bağırarak. Dişleri gözküyordu, birbirne kenetlenmiş dişler... kuduz köpek gibi.. salyasız... sade....
Çocuk şaşırmış, çocuk korkmuş, çocuk görünmeyen gözyaşlarına boğulmuştu. O an, tam da orada olmak zorunda mıydı? ”Sikeyim”, dedi kendi kendine. Yıllar evvel becermemiş olsaydı üvey babası onu vücudundaki en boktan deliğinden, şimdi bu sokakta olur muydu? Ne işiv ardı, gecenin bu saatinde!
”Amına koyim! Deli misin be adam!”, diyebildi yalnızca. Ne kızgın, ne şaşkın bir soruydu bu. Tam da olması gerektiği tonda.
Bıçak göründü bir kere daha. Hareket etti bıçak. Yükseldi bıçak havaya doğru, pis bir avcun ayasında...
Adam, kendi midesini deşmek istiyordu, adam kendi kafasını parçalamak istiyordu. Adam gördü bıçağı. Tereddüt etmedi. Tereddüt, hayatı düşünerek yaşayan insanların işiydi. Öne uzattı vücudunun üst kısmını, kalbine hizaladı bıçağı...
Bıçağın metali yavaş yavaş ete girdi. Metal görünmez, bıçak parlamaz oldu. Sapı... Sapını tutan bir avuç yoktu artık. Bıçak, yer çekimiyle dalga geriyordu. Bıçak, olasılıklara tutunmuştu. Bıçak, kann özlüyordu.
Ve üç saniye sonra. Yani tam olarak ”1 ve 2 ve 3” sainye sonra kann göründü. Ödüldü bu... Gecenin ödülü. Adamın ödülü. Kan gecikmezdi. Bıçağın ödülüydü o. Ve aktı kann. Yavaş, çok yavaş önce... ve hızlı sonra...
Çocuk, adamdan bozma çocuk, telaşa kapıldı. Telaşa kapılmakta haklıydı. O bıçak, o kan, o adam.. Çocuk... Koştu çocuk... Gece karanlık, gece orospulara gebe, gece tüm pisliklerin yuvası. Koştu gece. Bacaklarını savurdu çocuk. Soluklanmaya fırsat bulamadıkça gece, çocuk daha da hızlandı. Çok uzun süren bir ”an”dan sonra, yok oldu çocuk. Yok. Yok... Yok...
Adam... Yavaşça büküldü beli. Önce kim yere değecek diye yarışıyorlardı vücudunun uzuvları. Diz kapakları kazandı yarışı. Ayaklarının tabanları dalga geçti onlarla, her daim toprağa sürtünmenin verdiği hazla... İki büklüm.... Sonra avuç içleri, tüm vücut ardından... Sırt üstü yatıyordu adam.
Etraf... Koştu etraf... Konuştu etraf... Gece kann gördü, bayram etti etraf...
Adam gözleri sabit.
Ve kann sürdürüyordu trafiğini hiç durmadan, tek yönde....
Adamın gözlerindeki beyaz kırmızılaştı. Kan! Ela-kırmızı karışım sabitçe gökyüzüne bakıyordu. Sol eli kıvrılmış, parmakları bıçağa değiyordu. Bıçak! Sağ kolu boylu boyunca, vücuduna paralelce uzanıyordu. Avcu açık. Parmaklar!
Kan aktı... Bıçak kalakaldı... Adam... Adam, suratında bir gülümseme, gökyüzünün en aydınlık yıldızına takılmış bakışları... Ve gözleri ela-kırmızı....
Bu gece, sonunda, melekleri becerecekti. Hiç kuşkusu yoktu bundan....

10.05.06
İstanbul

0 Comments:

Yorum Gönder

<< Home