Hop
Sayın B.Ö.,
Düşündüm. Bunce zamanın tamamında düşünecek kadar kafamı kırmaya yetecek gücüm yoktu tabi, zaten umrumda bile değildi de, ama düşündüm.
Bu arada tabi gelenler oldu, gidenler oldu, oturanlar kalktı, kalkanlar düştü, düşenler süründü, sürünenler yeniden ayaklandı, vs... Kimisi sustu, kimisi susabilecek kadar bile yaşayamadı, bazısı ise çok susadı.
Velhasıl...
80'lerin sonu 90'ların başı gibiydi, tam da çocukluğumuza denk gelen dönemler yani, ki muhtemelen bu anlatacağım yine aynı şekilde cereyan eden bir hadisedir; ve fakat "ekmek poşete girdi" işte bir kere maalesef :) İstanbul'un herhangi bir semtinin herhangi bir ekmek fırınının önünde kuyrukta, ekmek çıkmasını bekliyordum. Yok hayır, o dönemde karneyle falan dağıtılmıyordu ekmek, biz onları hiç görmedik zaten. Lakin, öyle günde bilmem kaç kere de ekmek üretilmiyordu; fırınlar öyle haa deyince yanmıyordu ki zaten ekmeği pişirebilsin her dakika. Tabii böyle yulaflısı, kepeklisi, az yulaflı çok tahıllısı, büyüğü küçüğü, 300 gramı, çok tuzlusu hiç tuzsuzu falan binbir çeşidi de yoktu bu ekmeğin. Ekmek dediğin dışı sarı/beyaz renkte, yer yer turuncuya çalan, iki ucunun birleştiği yeri fazlaca yanmış; içi bembeyaz bir tahıl bombasıydı. Ve her yemeğin yanında illa ki de olsa yenirdi, istisnasız.
İşte tam da bu dönemlerde, kuyruklar uzadıkça uzardı fırının önünde. Beklenirdi sımsıcak ekmek alınsın diye. "Ekmek çıktı" duyurusu ya da çığırtısı yapıldıktan sonra da şu anda metrobüs denilen mahlukatın kapısı açıldığında nasıl bir izdihamla saldırıveriyorsa pek sevgili insanlarımız, işte o zamanlarda da ekmeğe hücum başlardı. Şansın yaver gittiyse ve sıranın ön kısımlarında isen, ekmeğe hücumun sonucunda amacına erişmekte geçen süre pek de uzun sürmezdi.
Ama önemli olan, yani en önemli olan an, ekmeğin ele geçirildiği ve fırından çıkıldığı an idi. Daha doğrusu, fırından eve kadar gidilen yolda geçirilen an'lar bütünü idi. Çünkü sıcak ekmek kokar. Çok güzel kokar. "Ye beni" der, ve ki evde seni bekleyenler vardır. Aslında seni değil de, ekmeği beklerler biraz da.. İşte o ekmek, hiçbir zaman eve bütün halde gidemedi, bunu hatırlıyorsun değil mi? O ekmeğin hep bir yerinden tırtıklandı. İster o bol yanmış sert kısmı olsun, ister doğrudan bir köşesinden olsun, illa ki bir yerinden hep tırtıklandı o ekmek.
Bunu neden anlatıyorum, biliyor musun? Çünkü artık ekmeği poşette satıyorlar. Sen evine gelmeden, daha fırının içinde dilimlere ayırıyorlar. Dilimlere ayrılan ekmek çabuk bayatlar aslında; ama şimdiki ekmekler bayatlamıyorlar da. Artık nasıl kokuyorlarsa o "bazı şeyler"i ekmeğin içine, hep aynı hep aynı...
Halbu ki hiçbir şey aynı değil artık...
Öncelikle bunu bil, istedim. Yani bilirsen daha iyi. Sonrasında ise, kaldığımız yerden devam edebiliriz...
Yani tabi bu sadece bir öneri.
Düşündüm. Bunce zamanın tamamında düşünecek kadar kafamı kırmaya yetecek gücüm yoktu tabi, zaten umrumda bile değildi de, ama düşündüm.
Bu arada tabi gelenler oldu, gidenler oldu, oturanlar kalktı, kalkanlar düştü, düşenler süründü, sürünenler yeniden ayaklandı, vs... Kimisi sustu, kimisi susabilecek kadar bile yaşayamadı, bazısı ise çok susadı.
Velhasıl...
80'lerin sonu 90'ların başı gibiydi, tam da çocukluğumuza denk gelen dönemler yani, ki muhtemelen bu anlatacağım yine aynı şekilde cereyan eden bir hadisedir; ve fakat "ekmek poşete girdi" işte bir kere maalesef :) İstanbul'un herhangi bir semtinin herhangi bir ekmek fırınının önünde kuyrukta, ekmek çıkmasını bekliyordum. Yok hayır, o dönemde karneyle falan dağıtılmıyordu ekmek, biz onları hiç görmedik zaten. Lakin, öyle günde bilmem kaç kere de ekmek üretilmiyordu; fırınlar öyle haa deyince yanmıyordu ki zaten ekmeği pişirebilsin her dakika. Tabii böyle yulaflısı, kepeklisi, az yulaflı çok tahıllısı, büyüğü küçüğü, 300 gramı, çok tuzlusu hiç tuzsuzu falan binbir çeşidi de yoktu bu ekmeğin. Ekmek dediğin dışı sarı/beyaz renkte, yer yer turuncuya çalan, iki ucunun birleştiği yeri fazlaca yanmış; içi bembeyaz bir tahıl bombasıydı. Ve her yemeğin yanında illa ki de olsa yenirdi, istisnasız.
İşte tam da bu dönemlerde, kuyruklar uzadıkça uzardı fırının önünde. Beklenirdi sımsıcak ekmek alınsın diye. "Ekmek çıktı" duyurusu ya da çığırtısı yapıldıktan sonra da şu anda metrobüs denilen mahlukatın kapısı açıldığında nasıl bir izdihamla saldırıveriyorsa pek sevgili insanlarımız, işte o zamanlarda da ekmeğe hücum başlardı. Şansın yaver gittiyse ve sıranın ön kısımlarında isen, ekmeğe hücumun sonucunda amacına erişmekte geçen süre pek de uzun sürmezdi.
Ama önemli olan, yani en önemli olan an, ekmeğin ele geçirildiği ve fırından çıkıldığı an idi. Daha doğrusu, fırından eve kadar gidilen yolda geçirilen an'lar bütünü idi. Çünkü sıcak ekmek kokar. Çok güzel kokar. "Ye beni" der, ve ki evde seni bekleyenler vardır. Aslında seni değil de, ekmeği beklerler biraz da.. İşte o ekmek, hiçbir zaman eve bütün halde gidemedi, bunu hatırlıyorsun değil mi? O ekmeğin hep bir yerinden tırtıklandı. İster o bol yanmış sert kısmı olsun, ister doğrudan bir köşesinden olsun, illa ki bir yerinden hep tırtıklandı o ekmek.
Bunu neden anlatıyorum, biliyor musun? Çünkü artık ekmeği poşette satıyorlar. Sen evine gelmeden, daha fırının içinde dilimlere ayırıyorlar. Dilimlere ayrılan ekmek çabuk bayatlar aslında; ama şimdiki ekmekler bayatlamıyorlar da. Artık nasıl kokuyorlarsa o "bazı şeyler"i ekmeğin içine, hep aynı hep aynı...
Halbu ki hiçbir şey aynı değil artık...
Öncelikle bunu bil, istedim. Yani bilirsen daha iyi. Sonrasında ise, kaldığımız yerden devam edebiliriz...
Yani tabi bu sadece bir öneri.

0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home