UMMAGUMMA
Mustafa Kemal’e özeniyorum, gecenin bir körü; rakımı beyaz leblebiyle içiyorum. Sigara üstüne sigara canlandırıyorum, kanser denilen illete inat...
Dünyanın medeniyete göz kırptığı noktasında, müzik eşliğinde gecenin kasırgasını izliyorum. Elektrik gidip geliyor, yalnızlığımı takip ettiğini belirtircesine. Rüzgarın sesi.. yaprakların uğultusu... ve karanlık...
Zaman zaman gerekiyor bu şehirden uzaklaşmalar; bazı bazı dinliyorum böylece kendimi. Ne kadar yorulmuşum bu kadar az senede, nereye kadar devam edecek; umrumda bile değil açıkçası bu ikincisi, sürsün istiyorum sadece, devamlı; yoruldukça, hayatta olduğumu hissediyorum çünkü.
Soğuk rakıya buz koyulmayacağını unutmadım, unutmuyorum bunca yıldır; kimden öğrenmiştim tüm bu alkol muhabbeti kurallarını? Hiç şüphesiz ki Turgay ağabeyden... gençler, okullara uğradıkları kadar, gitmeliler kıraathanelere, meyhanelere. Kitaplarda yazmayan gerçekleri, hayatın içinde yaşamalılar, farkında olmasalar da o esnada ne öğrendiklerinin...
Doğanın, insanın fikirlerini çürütmesine seviniyorum, sevindim hayatım boyunca; Nil Nehri kıyılarında hasat zamanı, Çatalca’da fırtına...
Bir de, her şeysiz rakı olur da, beyaz peynirsiz olmaz; gecenin bir vakti alkol bana en çok kendini hatırlatıyor. Zaten, hatırlayacak pek de fazla bir şey kalmadı; elime yüzüme bulaştırdım hayatı. Yine de seviyorum bu beceriksizliğimi.
Ah şu arnavutların güzelim ciğeri yok mu! İşte bu olmazsa olmaz olmayan meze, masada bulunmadan rakı içmekten keyif alamıyorum. Peynirin hemen altında, balığın epey üstünde bir güzelliktir arnavut ciğeri, benim için.
Yalnızlığı seçtim, insanları sevebilmek için; alkole büründüm, hayatı unutmak için. Oysa ki, gerçekçi birisiyim. Ne komik! En çok, tutarsızım, sanırım. Ya da öyle bir şey. Denge problemim var, bunu hep söylüyorum zaten; vücudumun orantısızlığıyla alakalı olsa gerek. Belki...
O sarışın hatunla konuşmayalı ne kadar oldu, hakkaten? Çoook... Kötü. Halbu ki, bazılarını anlamıştı içimdeki tedbirsizliklerin, bir şeylere dokunmuştu ister istemez. Hiç, işte, şimdi. Ve, hep böyle. En kötüsü de ne biliyor musun, alışmak. Evet, alışmak. Kendini her tuhaflığa alıştırmak. İşte en kötüsü bu, hayata arkanı dönmek gibi bir şey bu, ona sırıtmak varken... Acı!
Beyaz leblebi güzel bir fikirmiş, takdir ettim ve arşive kaydettim. Ne kötü, yabancı dillerin en kullanılmaz kelimeleriyle türkçe yazmaya çalışıyorum. Hah! Dil’im bile bana uzak, ne saçmalık!
En güzel sigara, ikinci dublenin sonlarına doğru yakılandır; yine, yaşıyorum bunu, yine geçmişten bir hatıra.. Ve lakin, en çok bu bitmek bilmez hatıralara garezim var, kahretsin; biz geçmişi değerlendirmekten yorulduk, bugünü yaşayamaz oldu, en deli dolu arkadaşım! Kötü...
Bir de beni çocukların başına bekçi yapmışlar hayatı öğretmek maksadıyla, bir nevi öğretmen... C’est drôle ça!
Aslında çok iyi bir yalancıyım, mumu yatsıya kadar yanan cinsinden; yine de, işte, en büyük hatam söylediğim yalanları umursamamak, heralde. Velhasıl, elimde değil işte; hiç bir yüzü, hiç bir güzelliği unutmayan ben, iki şeyi kesinlikle hafızama katamadım: Birincisi insan isimleri, ikincisiyse söylediğim yalanlar...
Saniye itibariyle en gülünç olan da ne biliyor musun, bu yazdıklarımı ben bile üşeneceğim okumaya, ve belki sen, bu satıra dek gelmiş olacaksın herhangi bir sonuç umarak. UMMA! Hayatta hiç bir şey UMMA! Bırak gelsin... Konacak yer bulur, çırpına çırpına da olsa...
Yeter, sanırım, artık bu kadar saygısızlık rakı masasına; kalem ve kağıt köşelerine çekilsinler, ve ben sonsuz yalnızlığımla devam edeyim demlenmeye.
İyi bir gece diliyorum sana Trakya!
03.07.06
kabakça

0 Comments:
Yorum Gönder
<< Home